Son dönemde KHK ile kapatılan şirketlerde çalışmış kişilere veya bu şirketlerle geçmişte ticari ilişki kurmuş bazı kişilere İstanbul Defterdarlığı KHK İşlemleri İl Bürosu tarafından çeşitli borç bildirim yazıları gönderilmeye başlanmıştır.
Bu yazılarda genellikle, kapatılan şirketlerin muhasebe kayıtları üzerinde yapılan incelemeler sonucunda ilgili kişilerin şirkete borçlu olduklarının tespit edildiği belirtilmekte ve belirlenen tutarların belirli bir süre içerisinde ödenmesi talep edilmektedir.
Ancak söz konusu yazılar incelendiğinde çok temel bir hukuki sorun ortaya çıkmaktadır:
Gerçekten ortada hukuken varlığı ispat edilmiş bir borç bulunmakta mıdır?
Daha da önemlisi, KHK ile kapatılan şirketlerden Hazineye devredilen alacaklar doğrudan kamu alacağına dönüşmekte midir?
Bu yazımızda KHK ile kapatılan şirketlerin Hazineye devredilen alacaklarının hukuki niteliğini, Defterdarlık tarafından gönderilen borç bildirimlerinin hukuki değerini, zamanaşımı sorununu ve olası yargı yollarını ayrıntılı şekilde inceleyeceğiz.
KHK ile Kapatılan Şirketlerde Alacaklar Nasıl Hazineye Geçti?
15 Temmuz 2016 sonrasında çıkarılan 667 sayılı KHK, 668 sayılı KHK ve devamındaki OHAL düzenlemeleri ile çok sayıda özel hukuk tüzel kişiliği kapatılmıştır.
Bu kapsamda;
- şirketler,
- vakıflar,
- dernekler,
- medya kuruluşları,
- eğitim kurumları
kapatılmış ve bunların malvarlıkları Hazineye devredilmiştir.
KHK hükümleri uyarınca şirketin taşınır ve taşınmaz malları yanında alacak hakları da Hazineye intikal etmiştir.
Ancak burada çoğu zaman gözden kaçan kritik nokta şudur:
Bir alacağın Hazineye devredilmesi, o alacağın hukuki niteliğini değiştirmez.
Hazineye Devredilen Her Alacak Kamu Alacağı Mıdır?
Uygulamada en çok tartışılan hususlardan biri budur.
Defterdarlıklar tarafından gönderilen bazı yazılar, sanki söz konusu alacaklar vergi veya kamu borcu niteliğindeymiş gibi bir izlenim oluşturmaktadır.
Oysa hukuk düzenimizde bir alacağın kamu alacağı sayılabilmesi için açık bir kanuni dayanak bulunmalıdır.
Vergiler, resimler, harçlar, sosyal güvenlik primleri ve benzeri kamu gelirleri bu kapsamda değerlendirilir.
Buna karşılık;
- iş sözleşmelerinden doğan alacaklar,
- ticari sözleşmelerden doğan alacaklar,
- cari hesap ilişkileri,
- avans ödemeleri,
- hizmet sözleşmeleri
özel hukuk ilişkilerinden kaynaklanan alacaklardır.
Bu alacakların sahibi artık Hazine olmuş olsa bile alacağın niteliği değişmez.
Başka bir ifadeyle devlet, alacağın sahibi olabilir; ancak bu durum alacağı otomatik olarak “amme alacağı” haline getirmez.
Defterdarlığın Gönderdiği Yazılardaki En Büyük Sorun: Borcun Sebebi Açıklanmıyor
Uygulamada gönderilen birçok borç bildirim yazısında ortak bir eksiklik dikkat çekmektedir.
Yazılarda çoğu zaman yalnızca;
“Daimi İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından yapılan inceleme sonucunda borçlu olduğunuz tespit edilmiştir.”şeklinde ifadeler yer almaktadır.
Ancak;
- borcun hangi tarihte doğduğu,
- hangi işlemden kaynaklandığı,
- hangi sözleşmeye dayandığı,
- hangi ödemenin geri istendiği,
- hesaplamanın nasıl yapıldığı,
- hangi belgelerin incelendiği,
açıklanmamaktadır.
Bir hukuk devletinde yalnızca “borçlu olduğunuz tespit edilmiştir” şeklindeki soyut bir ifade tek başına yeterli kabul edilemez.
Çünkü savunma hakkının kullanılabilmesi için kişinin neyle suçlandığını veya hangi sebeple borçlandırıldığını bilmesi gerekir.
“Personelden Alacaklar Hesabı” Her Zaman Gerçek Bir Borç Anlamına Gelir Mi?
Defterdarlık yazılarında sıklıkla “135 Personelden Alacaklar Hesabı” kayıtlarına atıf yapılmaktadır.
Muhasebe sisteminde bu hesap çeşitli sebeplerle kullanılabilir.
Ancak muhasebe kaydının bulunması, tek başına borcun varlığını ispat etmez.
Örneğin;
- mahsup işlemleri,
- kapanış kayıtları,
- muhasebe hataları,
- eksik belge girişleri,
sebebiyle birçok kayıt yıllarca sistemde kalabilmektedir.
Bir kişinin gerçekten borçlu sayılabilmesi için muhasebe kaydının ötesinde somut hukuki belgelerin bulunması gerekir.
Şüpheli Alacaklar Hesabında Yer Almak Borçlu Olduğunuzu Gösterir Mi?
Bazı yazılarda ise “128 Şüpheli Alacaklar Hesabı” kayıtlarına dayanıldığı görülmektedir.
Muhasebe tekniğinde şüpheli alacak hesabı, tahsili riskli hale gelmiş ticari alacakların izlendiği hesaptır.
Dolayısıyla bir kişinin bu hesapta görünmesi;
- alacağın kesin olduğunu değil,
- aksine tahsilinin şüpheli görüldüğünü
ifade eder.
Bu nedenle yalnızca muhasebe kaydına dayanılarak yıllar sonra borç çıkarılması ciddi hukuki tartışmalara yol açmaktadır.
KHK Şirketlerinden Kaynaklanan Alacaklarda Zamanaşımı Sorunu
KHK ile kapatılan şirketlere ilişkin taleplerde en önemli savunmalardan biri zamanaşımıdır.
Türk Borçlar Kanunu’na göre;
- işçi ve işveren arasındaki birçok alacakta zamanaşımı süresi 5 yıl,
- genel alacaklarda ise 10 yıldır.
2016 yılında sona eren bir hukuki ilişkinin 2026 yılında gündeme getirilmesi halinde zamanaşımı itirazı ciddi önem taşımaktadır.
Özellikle idarenin kendi bünyesinde hazırladığı inceleme raporları zamanaşımını kesen işlemler arasında yer almamaktadır.
Zamanaşımını kesen sebepler kanunda sınırlı olarak sayılmıştır.
Bu nedenle yalnızca idari inceleme yapılmış olması zamanaşımı süresini yeniden başlatmaz.
Hazine Doğrudan Haciz Uygulayabilir Mi?
Uygulamada en çok sorulan sorulardan biri de budur.
KHK ile kapatılan şirketlerden devralınan özel hukuk alacaklarının tahsilinde hangi usulün uygulanacağı halen tartışmalıdır.
Ancak genel kabul gören yaklaşım şudur:
Özel hukuk ilişkisinden doğan bir alacak için alacağın niteliği değişmedikçe genel hukuk yollarına başvurulmalıdır.
Bu nedenle her somut olayda;
- alacağın kaynağı,
- kullanılan takip yöntemi,
- dayanak mevzuat,
- tebliğ edilen belgeler
ayrı ayrı incelenmelidir.
Sonuç: KHK Borç Bildirimleri Mutlaka Hukuki İncelemeye Tabi Tutulmalıdır
KHK ile kapatılan şirketlerden kaynaklanan alacak talepleri son yıllarda yeniden gündeme gelmeye başlamıştır.
Ancak Defterdarlık veya KHK İşlemleri İl Büroları tarafından gönderilen borç bildirimleri, tek başına borcun kesin olarak var olduğunu göstermez.
Özellikle;
- borcun kaynağının açıklanmaması,
- dayanak belgelerin paylaşılmaması,
- muhasebe kayıtlarının tek delil olarak kullanılması,
- zamanaşımı sürelerinin geçmiş olması,
- alacağın kamu alacağı niteliğinin tartışmalı olması,
gibi hususlar her dosyada ayrıca değerlendirilmelidir.
Bu nedenle KHK ile kapatılan şirketlerden kaynaklanan ödeme talepleriyle karşılaşan kişilerin, ödeme yapmadan önce mutlaka uzman bir hukukçudan görüş almaları ve hak kaybına yol açabilecek işlemler konusunda dikkatli davranmaları büyük önem taşımaktadır.
Defterdarlıktan Gelen Bu Borç Yazılarını Ödemek Zorunda Mıyız?
Uygulamada borç bildirim yazısını alan kişilerin ilk sorduğu soru şudur:
“Karşımda Hazine var. Bu borcu hemen ödemek zorunda mıyım?”
Kanaatimizce cevap çoğu durumda hayırdır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, Defterdarlık veya KHK İşlemleri İl Bürosu tarafından gönderilen bir borç bildirim yazısı tek başına kesinleşmiş bir mahkeme kararı niteliğinde değildir.
Bu yazılar, idarenin tek taraflı olarak yaptığı bir değerlendirmeye dayanmakta olup, alacağın varlığını ve miktarını kendiliğinden kesin hale getirmez.
Daha açık bir ifadeyle;
- Hazine bir borç bulunduğunu iddia etmektedir.
- Ancak borcun gerçekten mevcut olduğunu ispat etmek zorundadır.
- İspat yükü borçlu olduğu iddia edilen kişide değil, alacaklı olduğunu ileri süren Hazine’dedir.
Bu nedenle sırf Defterdarlıktan bir yazı gelmiş olması, kişinin hukuken derhal ödeme yapmak zorunda olduğu anlamına gelmez.
Bu Yazılar Ödenmezse Doğrudan Haciz Yapılabilir Mi?
KHK ile kapatılan şirketlerden Hazineye devredilen alacaklar bakımından en kritik nokta budur.
Bu tür alacaklar özel hukuk ilişkisinden doğmaktadır.
Dolayısıyla Hazine, borcun varlığını yalnızca kendi hazırladığı bir rapora veya muhasebe kaydına dayanarak kesinleştiremez.
Özellikle uygulamada gönderilen birçok borç bildirim yazısında;
- 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’a,
- ödeme emrine,
- kamu alacağı statüsüne,
ilişkin herhangi bir açıklama yer almamaktadır.
Bu nedenle söz konusu alacakların önemli bir kısmı bakımından Hazine’nin doğrudan idari haciz uygulama yetkisi bulunduğunu söylemek hukuken tartışmalıdır.
Kanaatimizce Hazine’nin öncelikle;
- alacağın varlığını,
- hukuki sebebini,
- miktarını,
- dayanak belgelerini
ortaya koyması ve gerektiğinde genel mahkemelerde dava açarak alacağını şüpheden uzak şekilde ispat etmesi gerekir.
Başka bir ifadeyle;
Karşınızda Hazine bulunuyor olması, iddia edilen her borcu derhal ödemek zorunda olduğunuz anlamına gelmez.
Bir hukuk devletinde devlet de dahil olmak üzere herkes iddiasını ispat etmek zorundadır.
6183 Sayılı Kanun Kapsamındaki Kamu Borçları ile Bu Talepler Karıştırılmamalıdır
Burada son derece önemli bir ayrım bulunmaktadır.
Eğer karşınıza çıkan borç;
- vergi borcu,
- SGK primi,
- idari para cezası,
- kamu alacağı niteliğindeki başka bir borç
ise durum tamamen farklıdır.
Bu tür alacaklarda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun devreye girer.
Bu durumda idare;
- ödeme emri düzenleyebilir,
- haciz uygulayabilir,
- banka hesaplarına bloke koyabilir,
- maaş haczi işlemleri başlatabilir.
Böyle bir durumda yalnızca idareye verilecek basit bir itiraz dilekçesi çoğu zaman yeterli olmayacaktır.
Ödeme emrinin hukuka aykırı olduğu düşünülüyorsa, süresi içerisinde yetkili mahkemede dava açılması ve gerektiğinde yürütmenin durdurulması talep edilmesi gerekir.
Somut Olayda İzlenmesi Gereken Yol Nedir?
KHK ile kapatılan şirketlerden kaynaklandığı iddia edilen ve yıllar sonra gönderilen borç bildirim yazılarında ise durum farklıdır.
Bu tür dosyalarda yapılması gereken ilk işlem;
- borcun kaynağının açıklanmasını istemek,
- dayanak belgelerin sunulmasını talep etmek,
- zamanaşımı itirazında bulunmak,
- usul ve yetki yönünden itirazları ileri sürmektir.
Bizim değerlendirmemize göre, yalnızca idarenin tek taraflı tespitine dayanan ve hukuki dayanağı ortaya konulmayan bu tür taleplerde, borcun sırf yazı gönderilmiş olması nedeniyle ödenmesi zorunlu değildir.
Bu nedenle somut olayda izlenen yöntem;
borcu kabul etmek veya ödeme yapmak değil, öncelikle idareye gerekli hukuki itirazların sunulması ve alacağın ispat edilmesinin talep edilmesidir


